Coğrafya Kader mi? Kürtlerin Kaderi Pazarlık Olmak Zorunda mı?

“Coğrafya kaderdir” denir. Eğer coğrafya kaderse, neden yüzyıldır Kürtlerin anaları ağlıyor? Neden bugün Rojava’da yaşanan vahşet, dünya tarihinin en ağır trajedilerinden biri olarak kayda geçiyor? Kürtlerin kaderi neden sürekli masalarda pazarlık konusu ediliyor? Ve daha önemlisi: Kürtler buna neden artık izin vermemelidir?

  Kürt halkı bu acıları ilk kez yaşamıyor. 25 Eylül 2017’de Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Kürdistan Bölgesi ve tartışmalı bölgeleri kapsayan bir bağımsızlık referandumu gerçekleştirdi. Katılım yaklaşık %72 oldu; oy verenlerin %92’si “evet” diyerek bağımsızlığı destekledi. Bu sonuç, halkların kendi kaderini tayin etme hakkının açık bir ifadesiydi.   Ancak Irak merkezi hükümeti referandumu “yasa dışı” ilan etti. Ardından Bağdat, Kerkük başta olmak üzere askeri ve idari adımlar attı. Türkiye ve İran, Irak’la koordinasyon kurarak referanduma karşı ortak cephe oluşturdu; sınırlar kapatıldı. İran, Şii milisler (Haşdi Şabi) üzerinden Kerkük operasyonuna doğrudan destek verdi. Türkiye yoğun bir diplomasi trafiği yürüterek Arap dünyasını yanına aldı ve Bağdat’ı askeri-siyasi olarak destekledi. ABD ise referanduma karşı çıkarak uluslararası güçleri bu çizgide hizaladı.   Sonuçta Türkiye–İran–Irak aynı cephede yer aldı ve Kürdistan Bölgesi büyük kayıplar yaşadı.   Bu yenilginin nedeni sıklıkla Kürt siyasetindeki birlik zayıflığına ve Güney Kürdistan’daki iki büyük partinin anlaşmazlığına bağlandı. Bu tespit kısmen doğru olsa da eksiktir. Asıl mesele, referandum öncesi ve sonrasında, kimi Güneyli aktörlerin ve AKP çizgisiyle uyumlu bazı Kürt çevrelerin, süreci PKK üzerinden manipüle etmesiydi. “PKK var diye dünya Kürtlere saldırıyor, o halde referandum meşru değil” söylemiyle yoğun bir psikolojik ve politik propaganda yürütüldü. Bu çevreler bu söylem üzerinden ciddi bir siyasal rant elde etti.   Bugün ise tablo farklıdır.   27 Şubat’ta İmralı’da Sayın Abdullah Öcalan tarafından yapılan barış ve demokratik toplum çağrısı, Kürt siyasi hareketinde stratejik bir yön değişimine yol açtı. Bu çağrı; demokratik cumhuriyet, demokratik özerklik ve demokratik konfederalizm perspektifiyle, Kürdistan’ın dört parçası için ortak ve kalıcı bir çözüm öneriyordu. Aslında bu, 2013 Nevruz çizgisinin devamı ve derinleştirilmiş halidir.   27 Şubat çağrısı şunu netleştirdi: Kürt sorunu artık yalnızca bir güvenlik meselesi değildir. Kürt kimliğinin varlığı, Kürtçenin kamusal alandaki meşruiyeti ve demokratik siyasal temsil artık tartışma dışıdır. Rojava’daki demokratik özerklik deneyimi, Türkiye’de yerel demokrasi talebi ve Kürt siyasetinde çoğulculuk bu paradigmanın somut sonuçlarıdır.   En kritik nokta şudur: Türk devleti, Sayın Öcalan’ı muhatap almak zorunda kalmıştır. Bu gerçek bile 27 Şubat çağrısının politik ağırlığının sürdüğünü göstermektedir.   Bu çağrı Kürt toplumunda barış bilincini güçlendirmiştir. Ancak devletin kendi içinde yapısal dönüşümü gerçekleştirmemesi, sürecin yavaşlatılmasına ve çelişkilerin derinleşmesine yol açmaktadır. Bu nedenle devlet, Rojava’daki Kürt kazanımlarına müdahale ederek süreci tıkamaya çalışmaktadır.   27 Şubat sonrası Kürtler, Haseke ve Duhok’ta dünya kamuoyuna önemli mesajlar verdi. Buna rağmen hâlâ ortak bir ulusal program, ortak bir temsil mekanizması ve ortak bir diplomatik akıl oluşturulabilmiş değildir. Bölgelere göre değişen, birbirinden kopuk ve zaman zaman çelişkili siyasal tutumlar aşılamamıştır.   Bugün Rojava’da, özellikle Halep ve Şêxmeqsûd hattında yaşananlar bunun sonucudur. Uluslararası, bölgesel ve selefi-paramiliter güçlerin desteğiyle Kürt halkına yönelik çok yönlü bir saldırı yürütülmektedir. Bu fiili durum, bir Kürt kıyımına dönüşmektedir.   Oysa 10 Mart mutabakatı imzaya çok yaklaşmıştı. Buna rağmen sürece ani müdahaleler yapıldı. 5–6 Ocak’ta Paris’te ABD’nin öncülüğünde Fransa, İsrail ve Şam temsilcileri arasında yapılan görüşmeler herkesçe biliniyordu. Rojava, Golan Tepeleri–Gazze–Rojava üçgeninde bir pazarlık konusu haline getirilmişti.   Bu küresel ve bölgesel hesapları durdurmanın tek yolu, Rojava’daki kazanımlara sahip çıkmanın tek güvencesi, Kürtlerin ulusal örgütlülüğüdür.   Rojava’daki kazanımlar kolay elde edilmedi. Türkiye, Rojava’nın tasfiyesi için bölgesel ve küresel güçlere her türlü tavizi vermektedir. Bugün Rojava’nın kaderi Akdeniz, Kuzey Kıbrıs, Gazze ve Ukrayna dosyaları arasında gidip gelmektedir; adeta bir kurtlar sofrası kurulmuştur.   Bu tablo karşısında Kürtler, jeopolitik gerçekliği görerek acil bir ulusal birlik inşa etmek zorundadır.   Rojhilat Kürdistan’ında şu anda yedi partinin yer aldığı bir koordinasyon bulunmaktadır; ancak bu yeterli değildir. İran rejimi, Türkiye gibi son derece baskıcıdır ve kendi halkına her türlü zulmü uygulayabilecek bir devlet aklına sahiptir. 2022’de “Jin, Jiyan, Azadî” süreci Rojhilat’ta güçlü bir toplumsal birlik yaratmıştı; fakat kalıcılaştırılamadı. Rojhilat Kürtleri bu deneyimden ders çıkararak toplumsal birlikteliği süreklileştirmelidir.   Kürtler için parçalanmışlık yüz yıllık bir sorundur. Sykes–Picot yalnızca sınırları ve coğrafyayı değil, siyasal kültürü de böldü. Türkiye, İran, Irak ve Suriye; Kürtler arası her yakınlaşmayı tehdit olarak görmektedir. Buna karşılık Kürtler, barış ve demokratik çözümü dört parçada öncelik haline getirerek tüm bölge halkları için de bir çıkış yolu sunabilir.   Bugün Kürtler, ortak acı ve ortak hafıza üzerinden güçlü bir ulusal bilinç seviyesine ulaşmıştır. Bu bilinç; ortak strateji, ortak temsil, ortak karar mekanizması ve ortak irade üretirse, denklemi değiştirecek güç ortaya çıkar.   Kürtlerin geleceğini belirleyecek olan; ABD, Rusya, İran, Türkiye, Avrupa ya da İsrail değildir. Belirleyici olan siyasal ve örgütsel irade, yani ulusal bütünlüktür
Benzer Videolar