Bu günlerde Göle bir hayli canlı. Çay eşliğinde, uzaklardan çıkagelenler ile Göle’de yaşama dokunanların sohbetine her yerde tanıklık ettiğimiz günlerdeyiz.
Bu hareketlilik, Göle’nin ve Ardahan’ın sadece coğrafi bir kesişim noktası değil, kadim bir medeniyet kavşağı olduğunu bizlere bir kez daha hatırlatıyor. Doğayla insanın binlerce yıldır bir nefes gibi iç içe yaşadığı bu coğrafyada yaşayan toplum, doğanın döngüsünü kendi yaşam ritmi kılmış; farklı halkların, farklı inançların yan yana, omuz omuza verdiği bu topraklar, aslında tüm bölgeye barışın ve demokrasinin nasıl inşa edilebileceğine dair en sahici, en samimi dersi verebilir. Ancak bu potansiyel, maalesef yerini başka gündemlere bırakıyor.
Geçtiğimiz günlerde Ardahanlıların gündemini meşgul eden Ardahan Valisi’ne yönelik tartışmalar ve buna karşı geliştirilen refleksler, tam da bu noktada üzerinde düşünülmesi gereken bir tabloyu önümüze seriyor. CHP Kars Milletvekili İnan Akgün Alp’in Vali’ye yönelik eleştirileri üzerine bir kesimin apar topar savunma hattı kurması, meseleye dair gerçekçi bir bakışın ne kadar uzağında olduğumuzu gösteriyor. Bir Ardahanlı olarak haksız bir yönelim olduğu zaman karşı refleks geliştirmek şüphesiz kıymetlidir; lakin Vali’yi, sanki kente devasa bir çığır açmış da birileri bunu çekemiyormuş gibi bir pozisyona yerleştirip dokunulmaz kılmak, oldukça dar bir bakış açısıdır.
Toplumun en temelde ekonomik, sosyal, kültürel ve inançsal boyutta çözüm bekleyen yakıcı sorunları mevcuttur. Ardahan’ın elinde hayvancılıkla fırsatçılık anlayışıyla değil stratejik bir biçimde kalkınabilecek, özgün kültürüyle turizmde yer edinebilecek, halkların barış içinde yaşadığı bir kent profiliyle tüm coğrafyaya umut olabilecek devasa bir potansiyel varken; bu temel meselelerde gerçekçi bir ilerleme kaydedilememesi, aslında herkesin sorgulaması gereken bir başarısızlıktır. Bu kronik sorunlar yerinde dururken, salt bürokratik bir ismi savunmak veya ona karşı pozisyon almak, gerçek ihtiyaçlara dokunmayan, sahicilikten uzak bir çabadır.
İçinden geçtiğimiz bu günlerde, gündemin iki zıt kutbu bu durumu netleştiriyor. Bir yanda yurtsever halkın yoğun katılımıyla gerçekleşen Rojda ve diğer sanatçıların sesiyle anlam bulan Hoçvan Yayla Festivali; diğer yanda Valiliğin düzenlediği, bin civarında kişinin katıldığı bisiklet turu. Hoçvan’da halkın binlerle, hatta on binlerle ifade edilen coşkusu, kültürün ve sanatın yaşam bulduğu o ânın yarattığı toplumsal enerji, aslında kimin neye “dokunduğunun” en somut cevabıdır.
Bu festivalin öznesi olan halk, sadece müziğiyle değil; kurulan kitap ve yazar imza stantlarıyla, yöresel yiyecek ve kıyafetleri sergileyen stantlarla kendi kültürel hafızasına ve üretimine ne kadar güçlü sahip çıktığını da göstermiştir. Özellikle Sırrı Süreyya Önder ve Kadir İnanır’a atfen hazırlanan, halkın imzasıyla alanda yer alan anma pankartı; sadece Hoçvanlı olmanın ötesinde, halkların ortak değerlerini, mücadele birliğini ve kardeşlik ruhunu sahiplenen çok kıymetli bir duruşun ifadesiydi. Bu dokunuşlar, halkın sadece izleyici değil, aynı zamanda evrensel değerlere ve insanlık onuruna sahip çıkan, kendi iradesiyle dayanışma ağlarını ören bir “üretici” olduğunu tescilleyen renkli ve güçlü birer kanıttır.
Ancak bu tabloyu değerlendirirken, halkın coşkusunu ve sahiplenme duygusunu mutlak bir başarının nişanesi olarak okumak kadar, bu organizasyonların içsel mekanizmalarını da irdelemek şarttır. Örneğin; Hoçvan Yayla Festivali’ni düzenleyen Hoçvan Dernekler Federasyonu’nun birkaç dönemdir içinde olduğu, halkı yeterince temsil edemediği, festival içerisindeki kimi yönetim durumu ve genel kurumun yapısı ve çalışmaları hakkındaki haklı tartışmalar da göz ardı edilmemelidir. Ne var ki, burada esas olan federasyonun kurumsal başarısı değil; halkın, kendisine sunulan yapının eksikliklerine rağmen, kendi kültürel varlığına, diline ve topraklarına duyduğu bağlılıkla bu alanı sahiplenişi, yani “özne” oluşudur. Yaşam akışına renk veren “toplumun politikleşmesi” dediğimiz şey, tam da bu tür organizasyonların bürokratik kalıplarından bağımsız olarak, halkın kendi sorunlarını sahiplenmesi, iradesini kendi yaşam alanında bizzat inşa etmesi ve her koşulda kendisini sürecin asli öznesi olarak görmesidir.
Burada açığa çıkan gerçeklik şudur: Eğer gerçekten bu kente hizmet etmek istiyorsak, toplumun yaşam damarlarına dokunmalıyız. İnsanların kimliğine, diline, kültürel aidiyetine ve demokratik haklarına değer veren bir anlayış, tarih boyunca bu topraklara rehberlik etmiştir. Bugün tarihin sayfalarında devleşen, iz bırakan büyük insanların yol yaratmasının temel sırrı, toplumun özgün ihtiyaçlarına cevap olabilmek ve o ihtiyaçları yaşamın bizzat kendisine dönüştürebilmekti.
Bizler, bu topraklarda çeşme başındaki o suyun akışını, yaylaların sesini ve halkın kendi iradesiyle şekillendirdiği çözüm arayışlarını esas alan bir anlayışın özlemini çekiyoruz. Çünkü biliyoruz ki, bir kente hizmet edecek olanlar, onu sadece sınırlarıyla değil; ruhuyla, kültürüyle ve barışa olan inancıyla kavramalıdır.
Hanifi Budak
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.