İran Kürtleri, Bölgesel Satranç ve Gerçeklerle Yüzleşme Zamanı
İran’daki Kürt sorunu,bazı çevrelerin iddia ettiği gibi sonradan ortaya çıkmış bir siyasi sorun değildir. Bu mesele, yüzyıllardır süren bir hak ve özgürlük mücadelesinin ürünüdür. Kürtlerin İran’a yönelik talepleri son derece nettir: Tarihsel olarak vaat edilmiş ancak sistematik biçimde gasp edilmiş hakların geri verilmesi. Bu talepler ne maksimalisttir ne de bölgeyi istikrarsızlaştırmayı hedeflemektedir. Tam tersine, Kürtlerin talebi demokratik haklar ve siyasal statüden ibarettir.
Buna rağmen yaklaşık yüz yıldır İran’daki merkezi yönetim Kürt meselesini demokratik bir sorun olarak değil, güvenlik ve bastırma politikalarıyla yönetmeye çalışmıştır. İdamlar, siyasi tutuklamalar, sürgünler ve demografik mühendislik girişimleri bu yaklaşımın en bilinen araçları olmuştur. Ancak bütün bu baskı politikalarının ortak bir sonucu vardır: Kürtler ne ortadan kalkmış ne de taleplerinden vazgeçmiştir.
Tarihsel deneyim açık bir gerçeği göstermektedir: Bir halkın kimliğini baskıyla ortadan kaldırmak mümkün değildir.
Burada özellikle altı çizilmesi gereken bir nokta vardır. Kürtlerin İran halkıyla, özellikle de Fars toplumuyla bir düşmanlığı yoktur. Kürtler ile İran’daki diğer halklar arasında tarih boyunca kültürel ve toplumsal ilişkiler var olmuştur. Buna rağmen İran kamuoyu uzun yıllar boyunca Kürtlerin hak taleplerine karşı sessiz kalmıştır. Bugün ise bu sessizliğin sürdürülebilir olmadığı bir döneme girilmektedir. Çünkü demokratik hakların genişlemesi yalnızca Kürtlerin değil, İran’da yaşayan tüm halkların yararınadır.
Son dönemde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik politikaları bağlamında sıkça sorulan bir soru vardır: Kürtler bu süreçte ne yapacak? Kimin yanında yer alacak?
Bu soruların kendisi bile aslında sorunludur. Çünkü bu yaklaşım Kürtleri bağımsız bir siyasi aktör olarak değil, büyük güçlerin kullanacağı bir araç olarak görmektedir. Oysa Kürt siyasi hareketlerinin temel yaklaşımı nettir: Kürtler kimsenin askeri değildir ve olmayacaktır. Kürtlerin hedefi başkalarının savaşını yürütmek değil, kendi siyasal haklarını güvence altına almaktır.
Ne var ki özellikle Türkiye’deki bazı medya çevreleri hâlâ eski ezberleri tekrarlamaktadır. Kürtlerin her siyasi talebi otomatik olarak “dış güçlerin projesi” olarak etiketlenmektedir. Bu söylem yeni değildir; yüz yıl önce de aynı söylem kullanılmıştır. Sorun şu ki dünya değişmiş, Ortadoğu değişmiş, fakat bazı zihinler hâlâ aynı yerde kalmıştır.
Daha da tehlikelisi, son dönemde Azeriler ile Kürtleri karşı karşıya getirmeye yönelik bir propaganda dilinin ortaya çıkmasıdır. Özellikle Tebriz üzerinden yürütülen bazı medya söylemleri bu gerilimi beslemektedir. Azerilerin Kürtlere karşı silahlandığı, iki halkın çatışma eşiğinde olduğu yönünde yaratılmaya çalışılan algı son derece sorumsuz bir yaklaşımdır.
Gerçek ise çok daha açıktır. Kürtler ve Azeriler yüzyıllardır aynı şehirlerde, aynı mahallelerde birlikte yaşamış halklardır. Aralarında tarihsel bir savaş ya da düşmanlık geleneği yoktur. Bu nedenle iki halk arasında yapay bir çatışma üretmeye çalışan söylemler toplumsal gerçeklikten çok siyasi manipülasyonun ürünü olarak görülmektedir.
Tebriz örneği bu propagandanın en çarpıcı göstergelerinden biridir. Tebriz genellikle yalnızca Azeri kimliğiyle anılsa da şehirde önemli bir Kürt nüfusu da yaşamaktadır. Buna rağmen yapılan bazı röportajlarda kentin sanki tamamen homojen bir yapıya sahip olduğu ve Kürtlerin orada hiç var olmadığı yönünde bir tablo çizilmektedir. Bu yaklaşım hem sosyolojik gerçekliğe aykırıdır hem de bilinçli bir algı üretme çabasını göstermektedir.
Kürt sorunu uluslararası boyutu ise ayrı bir tartışma alanıdır. Modern Ortadoğu’nun sınırları çizilirken Kürtlerin dört farklı devletin sınırları içinde bırakılması, bugünkü siyasi sorunların temel nedenlerinden biridir. Bu tarihsel gerçek görmezden gelinmeden Kürt sorunu anlamak mümkün değildir.
Bugün uluslararası güçler Kürtlerle çeşitli taktiksel ilişkiler kurabilmektedir. Ancak bu ilişkiler çoğu zaman geçici ve çıkar temelli olmaktadır. Eğer gerçekten Kürtlerle stratejik bir ilişki kurulmak isteniyorsa yapılması gereken şey açıktır: Kürtlerin siyasal statüsünün açık biçimde tanınması.
Aksi takdirde Kürtleri yalnızca bölgesel satranç tahtasında kullanılacak bir piyon olarak görmek hem ahlaki hem de siyasi açıdan sürdürülebilir değildir.
Türkiye açısından bakıldığında ise durum daha da çarpıcıdır. Türkiye’de Kürt sorununa dair egemen söylem hâlâ inkâr ve güvenlik paradigması etrafında dönmektedir. Medyada yürütülen propaganda dili çoğu zaman yüz yıl önceki resmi ideolojinin tekrarı niteliğindedir. Oysa 21. yüzyılın gerçekleri çok farklıdır.
Bugün dünyada kimlik temelli sorunların çözümü inkâr politikalarıyla değil, demokratik müzakere ve siyasal reformlarla mümkün olmaktadır. Buna rağmen Türkiye’deki siyasi söylemin önemli bir kısmı hâlâ bu dönüşümü kavrayabilmiş değildir.
Dahası, uzun süredir dile getirilen “barış” ve “demokratik toplum” söylemlerinin pratikte somut adımlarla desteklenmediği görülmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması, ağır hasta tutukluların serbest bırakılmaması gibi temel konular bile çözülmemiştir. Bu tablo söylem ile gerçeklik arasındaki ciddi çelişkiyi ortaya koymaktadır.
Ortadoğu bugün büyük bir jeopolitik dönüşümden geçmektedir. Bu dönüşüm Kürt siyasetini de doğrudan etkilemektedir. Kürt siyasi aktörleri bu yeni dönemin risklerini de fırsatlarını da görmektedir. Bu nedenle Kürtler arasında daha güçlü bir koordinasyon, daha geniş diplomatik ilişkiler ve daha stratejik bir siyasi vizyon ihtiyacı giderek daha fazla gündeme gelmektedir.
Kürtler için asıl mesele başkalarının savaşında taraf olmak değildir. Asıl mesele, yüzyıllardır parçalanmış olan bir halkın siyasal iradesini yeniden güçlendirmek ve demokratik haklarını güvence altına almaktır.
Ortadoğu’daki büyük satranç tahtasında Kürtler artık yalnızca bir taktiksel ortaklık olmak istememektedir. Kendi geleceğini belirleyen bir siyasi aktör olmak istemektedir. Ve görünen o ki önümüzdeki dönemin en önemli tartışmalarından biri de tam olarak bu olacaktır.
Mehmet KARADAĞ