Mehmet Karadağ:Terörsüz Toplum mu,Demokratik Toplum mu?
Dil her zaman toplumu bütünleştirir veya ayrıştırır. Tıpkı ‘öterörsüz’’ bütünleştirici veya ayrıştırıcı, gibi
Türkiye’de egemen sınıflar öyle bir güç biriktirmiş durumda ki, Kürt sorununun çözümü artık siyasal merkezlerin önceliği olmaktan çıkmış görünüyor. İktidar kanadı kendi içinde ciddi çelişkiler yaşarken, muhalefet de bu çelişkilerin gölgesinde aynı belirsizliği sürdürüyor. Toplumu kutuplaştıran, ırkçılığı dayatan kimi siyasi çizgiler ise faşizan bir dil üreterek hem demokrasiye zarar veriyor hem de tartışma zeminini zehirliyor. Medyanın bazı kesimleri de bu dili yeniden üreterek bu yapıya zemin hazırlıyor.
Hem AKP hem CHP zaman zaman çözüm yönünde bazı işaretler verse de, bu çıkışlar çoğunlukla siyasi hesapların gerektirdiği ölçüde sınırlı kalıyor. Çünkü her iki tarafta da reformcular olduğu kadar, çatışma ortamından menfaat sağlayan kesimler de bulunuyor.
Böylece Türkiye ve Ortadoğu’nun yüz yıllık sorunu, siyasal çıkarlar uğruna sürekli erteleniyor. İttihat ve Terakki’nin kurucu zihniyeti bile Kürtlerin siyasal varlığını yok sayma üzerine inşa edilmişti; bugün devletin ve siyasetin önemli bir kısmı bu tarihsel bagajdan hâlâ tam olarak kopabilmiş değil. Oysa 21. yüzyılda hâlâ gerçekle yüzleşmekten kaçmak, geleceğe hiçbir katkı sunmuyor.
Felsefenin güzelliği tartışabilmektir. Bunun yolu ise zihni kutsallaştırılmış, feodal ya da resmî dogmalardan arındırmaktan geçer. Kendimizi dört duvar arasına hapsetmeden, o duvarları kırarak dünyaya objektif bir yerden bakabildiğimizde; çözüm arayışları da daha evrensel, daha sağlıklı bir zemine oturur.
CHP’ye baktığımızda, Kürt meselesini hâlâ “terör sorunu” çerçevesine sıkıştıran bir yaklaşımın varlığını görüyoruz. Bu bakış, toplumsal muhalefeti güçlendirmediği gibi, kutuplaştırıcı dilin yeniden üretilmesine de zemin hazırlıyor. Üstelik CHP’nin Kürt sorununa dair somut bir çözüm ajandasının olmaması, söylemin sürekli ertelendiği noktayı netleştiriyor: “Önce iktidara gelelim, hukuksuzluğu giderelim, sonra bakarız.”
Oysa ne Türkiye’nin ne de Ortadoğu’nun buna ayıracak zamanı kaldı. Türkiye, Kürt sorununun çözümsüzlüğünden doğan derin bir siyasal, ekonomik ve jeopolitik kriz yaşıyor. Bu kriz, giderek ahlaki bir çöküşe dönüşüyor. Cesur adımlar atılmadıkça bu çöküş daha da hızlanacak.
Bu süreçte Sayın Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta açıkladığı “barış ve demokratik çözüm” çağrısı, yalnızca Türkiye için değil, tüm Ortadoğu halkları için bir istikrar perspektifi sunuyor. Bu yaklaşım, Türkiye toplumunun büyük çoğunluğu tarafından desteklenebilecek bir demokratik bütünleşme zemini öneriyor. Geri kalan kesim ise siyasi partilerin doğru mesajlarıyla süreci takip etmeye açık durumda.
Ancak bugüne baktığımızda; havuz medyası, merkez medya ve ulusal medya dahil pek çok kanalın hâlâ ayrıştırıcı, hakaret içeren ve toplumsal barışı zedeleyen bir dili sürdürdüğünü görüyoruz. Bu dil, çözümü geciktirdiği gibi, tüm sorumluluğun Kürtlere yüklenmesine de zemin hazırlanmasına yol açıyor. Kamuoyunun ikna edilmemesinin temel sebebi de bu.
Bu nedenle hem AKP’nin hem CHP’nin acilen pozitif ve kapsayıcı bir dil kullanması, demokratik çözüm sürecine yapıcı katkı sunması şarttır. Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun geleceği; savaş siyasetinde değil, demokratik toplumun inşasında, yüzleşme kültürünün gelişmesinde ve cesur adımlar atılmasında yatıyor.
01.12.2025
Mehmet Karadağ