Sessizliğe Karşı Hakların Kardeşliği….
Haksızlıkların olağanlaştığı, hukuksuzluğun istisna değil kural hâline geldiği bir ülkede yaşıyoruz. Ekolojik yıkım geri dönülmez bir noktaya doğru ilerlerken, ekonomik kriz emeğiyle yaşayan milyonları bilinçli biçimde yoksulluğa mahkûm ediyor. Sosyal yaşam daraltılıyor, geleceğe dair umut sistemli şekilde törpüleniyor.
Tüm bunlar yaşanırken toplumun geniş bir kesimi ise susmayı seçiyor; görmemeyi, duymamayı ve “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışını bir erdem gibi sahipleniyor.
Bu sessizlik bir tesadüf değildir. Masum hiç değildir. Bu suskunluk, adaletsizliğin en güvenli zeminidir. Korkuyla eğilip bükülmeyi akılcılık sanan, küçük konfor alanlarını korumayı hayatta kalmakla eşitleyen bu ruh hâli; sadece edilgenlik üretmiyor, aynı zamanda yaşanan her hukuksuzluğun, her hak gaspının ve her talanın sessiz ortağına dönüşüyor.
Ancak sorunu yalnızca “toplum duyarsızlaştı” diyerek açıklamak kolaycılıktır. Asıl ağır tablo, kendisini devrimci, demokrat, ilerici, solcu, sosyalist gibi kavramlarla tanımlayan kişi, grup ve sivil toplum yapılarının büyük bir bölümünün de bu sessizliğe eklemlenmiş olmasıdır. Söylemde radikal, pratikte uyumlu; sözde muhalif, gerçekte ise düzenle kavgalı olmayan bir çizgi hâkimdir.
Haksızlık karşısında açık tutum almak yerine denge hesabı yapan, baskı karşısında safını netleştirmek yerine süreci izleyen, halkın öfkesini örgütlemek yerine onu kontrol altında tutmayı tercih eden bu anlayış; adını ne koyarsa koysun, mücadele değildir. Bedel ödemeyi göze almayan, bulunduğu pozisyonu kaybetmemek adına her kapıyı açık tutan bir yapıdan ne devrimcilik çıkar ne demokrasi ne de toplumsal dönüşüm.
Açık konuşmak gerekir:
Devrimcilik bir kimlik değil, bir iradedir.
Sosyalistlik vitrine konacak bir sıfat değil, düzenle kurulan ilişkiyle ölçülen bir duruştur.
Demokrasi ve özgürlük,
baskı karşısında sessiz kalınarak savunulamaz.
Mücadele, konfor alanlarında verilmez.
Hak mücadelesi; risk almayı, bedel ödemeyi ve gerektiğinde tüm köprüleri yakmayı gerektirir.
Bugün birçok yapı, varlık sebebini çoktan unutmuştur. Toplumun yakıcı sorunları yerine fon dengeleri, kurumsal ilişkiler ve siyasal konfor belirleyici hâle gelmiştir. Bu hâliyle bu yapılar, karşısında olduklarını iddia ettikleri düzenin muhalifi değil; onun güvenli tahliye kanallarına dönüşmüştür.
İtiraz büyütülmez, yönetilir; öfke örgütlenmez, soğutulur; mücadele keskinleştirilmez, törpülenir.
Tam da bu noktada hakların kardeşliği meselesi hayati bir önem taşır. Emekçinin hakkı ile doğanın hakkı, kadınların özgürlüğü ile gençlerin geleceği, Kürt halkının eşit yurttaşlık talebi ile yoksulluğa mahkûm edilen milyonların mücadelesi birbirinden ayrı değildir. Haklar parçalanamaz, özgürlükler bölünemez. Bir alandaki sessizlik, diğer tüm alanlarda zincirleme bir kaybın önünü açar.
Hakların kardeşliği; kimlikler üzerinden ayrıştırılan, korkularla bölünen topluma karşı ortak bir adalet hattı kurmayı zorunlu kılar. Bu, uzlaşmacı bir orta yol değil; net, cesur ve açık bir taraf olma hâlidir. Gerçek demokrasi ancak bu zeminde mümkündür. Ne dar örgütsel hesaplarla ne de sessizliğe uyum sağlayarak inşa edilebilir.
Artık isimlerin, ünvanların ve etiketlerin arkasına saklanma dönemi bitmiştir. Kim nerede duruyor, kimin hangi bedeli göze aldığı ortadadır. Sadece kendi varlığını ve konforunu korumayı esas alan; toplumsal duyarsızlığa teslim olan hiçbir yapı, hangi sıfatı kullanırsa kullansın ilerici değildir. Belirleyici olan söylenenler değil, susulan yerlerdir.
Bu topraklarda değişim, sessizliğin içinden çıkmayacak. Değişim; haksızlık karşısında tarafını netleştirenlerin, hakların kardeşliğini savunanların ve bu düzenle gerçek bir hesaplaşmayı göze alanların omuzlarında yükselecek. Çünkü adalet, ertelenerek değil; bedeli göze alınarak ve birlikte savunularak kazanılır.
90’lı yıllardan bugüne kalan o yalın ama sarsıcı slogan bugün hâlâ yolumuzu aydınlatıyor:
“Susma, sustukça sıra sana gelecek.”
Ancak günümüzün siyasal ikliminde bu söz, daha karanlık bir biçimde yeniden üretiliyor. Fiilen dayatılan yeni şiar şudur: “Yurtta sus, cihanda sus.”
Bu suskunluk hali, zamanla bir tercih olmaktan çıkarılıp zorunluluğa dönüştürülüyor. İtirazın engellendiği, ses çıkaranın yalnızlaştırıldığı, hak aramanın suçla eşitlendiği her an; toplum adım adım bir korku iklimine hapsediliyor. Sessizlik korunması gereken bir kalkan gibi sunuluyor, oysa gerçekte sessizlik zincirlerin kendisidir.
Bugün susanlara vaat edilen şey güvenlik değil, sadece ertelemedir. Çünkü bu düzenin vardığı yerde şu gerçek değişmez: Yurtta sus, cihanda sus; yoksa sonun mahpus. Hakikatin üzeri örtüldükçe, adalet talebi bastırıldıkça, korku büyür ve sıra mutlaka susanlara gelir.
Tarih bunu defalarca gösterdi. Bugün de istisna olmayacaktır. Ya bu korku ikliminin parçası olunacaktır ya da suskunluk reddedilip, bedeli ne olursa olsun hakların kardeşliği savunulacaktır.