15 Şubat 2026 Pazar
Uzun süredir dile getirilen eleştirilerin merkezinde, kredi almak isteyen çiftçilerin karşısına vergi ve Bağ-Kur borçlarının çıkarılması yer alıyordu. Üreticilere “Önce borcunu öde, sonra kredi al” denmesinin gerçekçi olmadığını belirten İncesu, borcunu kapatacak imkânı olan bir çiftçinin zaten krediye ihtiyaç duymayacağını vurgulamıştı. Bu uygulamanın üreticiyi finansmana erişimden mahrum bırakarak tarımsal üretimi zora soktuğu ifade edilmişti.
TBMM’de yapılan çağrıların ardından sistemde revizyona gidildi. Her ne kadar yapılan düzenlemenin beklentileri tam anlamıyla karşılamadığı belirtilse de, üreticinin krediye erişimini kolaylaştıracak bir adım atılmış olması önemli bir gelişme olarak değerlendirildi.
İncesu açıklamasında, siyaset anlayışlarının çiftçinin ve emekçinin yanında olmak üzerine kurulu olduğunu belirterek, “Sorunları sadece tespit eden değil, çözüm üreten bir anlayışla hareket ediyoruz. Tarım ayakta kalırsa Türkiye ayakta kalır. Üreten kazanırsa ülke kazanır” ifadelerini kullandı.
Çiftçilerin bürokrasi ve borç yükü altında ezilmemesi gerektiğini vurgulayan İncesu, üreticinin alın terini ve emeğini korumak için mücadelelerini kararlılıkla sürdüreceklerini kaydetti.
Bir zamanlar köyün aklı, mahallenin hafızası, devletle vatandaş arasında köprü olan bu makam; bugün adeta nostaljik bir dekor, resmi bir hatıra eşyası gibi duruyor. Varlığı var, fonksiyonu yok.
Eskiden muhtar demek; köyün derdini bilen, devlet kapısında sözü geçen, sözü dinlenen kişi demekti. Şimdi ise çoğu yerde muhtar demek; seçim zamanı ailesi kalabalık olan, seçimden sonra ise kahvede sandalyesi sabit olan kişi demek.
Çünkü artık muhtarlığın yaptığı neredeyse bütün işler e-Devlet üzerinden yapılıyor.
İkametgâh mı? e-Devlet.
Nüfus kayıt örneği mi? e-Devlet.
Askerlik belgesi mi? e-Devlet.
Sabıka kaydı mı? e-Devlet.
Muhtarın mührüne ihtiyaç kalmadı ama muhtarlığın bütçesine hâlâ ihtiyaç var. İşte asıl ironimiz burada başlıyor.
Devlet, dijitalleşme çağında işlemleri sanal ortama taşımış; ama muhtarlık makamı hâlâ fiziksel olarak maaş alıyor. Yani sistem dijital, yük analog.
Daha trajikomik olanı ise şu:
Muhtarlık seçimleri çoğu yerde bir demokrasi yarışından çok, feodal bir güç gösterisine dönmüş durumda. Bilgili olan değil, ailesi kalabalık olan kazanıyor. Köyün sorunlarını dile getirebilecek cesareti olan değil, “Tamam valim, emredersiniz kaymakamım” diyebilecek uyumlu profil tercih ediliyor.
Bir dilekçeyi düzgün yazamayan, köyünün yolunu, suyunu, elektriğini gündeme taşıyamayan ama resmi törenlerde en önde duran bir figür…
Adeta yerel bir protokol aksesuarı.
Köyde yol çöker, su kesilir, internet yoktur, okul kapanır…
Ama muhtarlık binasının camı tertemizdir.
Çünkü içeride iş yapılmaz, görünürlük yapılır.
Devletle vatandaş arasında köprü olması gereken makam, çoğu yerde devletle fotoğraf arasında çerçeveye dönüşmüş durumda.
Ve bu tablo artık sadece komik değil, ekonomik olarak da sorgulanır hale geldi.
Bugün Türkiye’de binlerce muhtarlık var. Her biri kira, elektrik, su, maaş, gider demek. Ama karşılığında yapılan işlerin yüzde doksanı zaten sistem üzerinden otomatik yürüyor. Geriye kalan yüzde on ise çoğu yerde zaten yapılmıyor.
Muhtarlık makamı, fonksiyonunu yitirmiş ama maaşını koruyan nadir kurumlardan biri olarak tarihe geçiyor.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Mührü olan ama yetkisi olmayan bu makam, gerçekten gerekli mi?
Yoksa sadece alışkanlıklarımızın, “hep vardı” refleksimizin ve yerel güç dengelerinin bir ürünü mü?
Dijitalleşen bir ülkede, analoğu yaşatmanın adı gelenek değil, israf olabilir.
Ve belki de muhtarlık, görevini tamamlamış bir makam olarak, onurlu bir emekliliği hak ediyordur.
Yap-İşlet-Devret (YİD) modeline sert eleştiriler yönelten İncesu, bu projelerin “devlete yük olmayacak” söylemiyle savunulduğunu ancak bugün bütçede milyarlarca liralık yük oluşturduğunu ifade etti.
İncesu, köprü ve otoyol projeleri üzerinden verilen döviz garantilerinin kamu maliyesini zorladığını belirterek, vatandaşların kullanmadığı yollar ve geçmediği köprüler için dahi ödeme yaptığını vurguladı.
“Millet Bu Bedeli Defalarca Ödedi”
Yanlış ekonomi politikaları sonucu kamu kaynaklarının heba edildiğini dile getiren İncesu, şunları söyledi:
“Yap-işlet-devret adı altında yapılan bu projeler yıllarca ‘devlete yük olmayacak’ denilerek savunuldu. Oysa bugün net şekilde görüyoruz ki bu köprülerin ve otoyolların bedelini bu millet defalarca ödüyor. Geçmediğimiz köprünün parasını, kullanmadığımız otoyolun garanti ücretini ödüyoruz. Döviz üzerinden verilen garantilerle bütçe her yıl milyarlarca lira yük altına giriyor.”
“Kazanan Bir Avuç Sermaye, Kaybeden 85 Milyon”
İşletme haklarının el değiştirmesinin sorunu çözmediğini savunan İncesu, bunun yeni bir sermaye transferi anlamına geldiğini belirtti:
“Yolların ve köprülerin işletme hakları el değiştiriyor; kazanan yine bir avuç sermaye grubu oluyor, kaybeden ise 85 milyon vatandaşımız. Eğer mesele paraysa, bu millet o parayı zaten ödedi, ödemeye de devam ediyor.”
“Gerçek Bedeli Açıklayın, Kamunun Mülkiyetine Geçirelim”
Çözümün şeffaflık ve kamulaştırma olduğunu ifade eden CHP’li İncesu, iktidara şu çağrıda bulundu:
“Bu köprülerin ve otoyolların gerçek bedeli neyse açıklayın. Halkın vergileriyle, şeffaf bir şekilde bu varlıkları kamunun mülkiyetine geçirelim. Kamu kaynakları, gelecek nesillerin omzuna yük olacak şekilde değil; vatandaşın cebini rahatlatacak şekilde kullanılmalıdır. Şeffaflık istiyoruz, hesap istiyoruz, kamu yararı istiyoruz.”
İncesu açıklamasını, “Bu köprüler de, bu yollar da bu ülkenin insanının alın teriyle yapılmıştır. Sahibinin kim olduğunu unutmayın: Sahibinin adı millettir” sözleriyle tamamladı.
Ardahan’ın Göle ilçesine bağlı Okçu Köyü Kültür ve Dayanışma Derneği, 08 Şubat 2026 tarihinde olağan genel kurul toplantısını dernek merkezinde gerçekleştirdi. Saat 13.00’te başlayan genel kurula 58 üye katıldı.
Açılışın ardından divan heyeti seçildi. Divan Başkanlığına Mustafa Küpeli, başkan yardımcılıklarına Ersin Zencirci ve Erol Köprülü, kâtip üyeliklere ise Güldenur Yıldırım ile Şükrü Aydın getirildi. Saygı duruşu sonrası gündem maddelerine geçildi.
Yönetim Kurulu faaliyet raporu ve kesin hesap okunarak müzakere edildi ve ibra edildi. Tahmini bütçe görüşülerek kabul edildi.
Yapılan gizli oy, açık tasnif sonucunda yeni yönetim ve denetim kurulları belirlendi.Mevcut başkan, tek aday olarak girdiği seçimde yeniden seçildi.
Yönetim Kurulu Asil Üyeleri:
Eren Küpeli, Harun Yarışçı, Serhan Erhan Kara, Musa Aydın, Halit Kırbayır, İbrahim Kırtay, Murat Dakak, Gürbüz Küpeli
Yönetim Kurulu Yedek Üyeleri:
Güldenur Yıldırım, Tİmuçin Doğan, Şahan Kalkan, Mahmut Kalkan, Özgül Erven, Sönmez Küpeli, Cem Kırtay, Taner Karagöz
Denetim Kurulu Asil Üyeleri:
Ercan Spor, Adem Küpeli, Murat Kara
Denetim Kurulu Yedek Üyeleri:
Cengiz Küpeli, Kemal Demir, Bayram Akifoğlu

Bugün özellikle Ardahan adını taşıyan köy, ilçe ve il dernekleri; federasyon yapıları ve kamuoyunda “üç harfli KAI dernekleri” olarak bilinen oluşumların toplumsal sorumluluk anlayışını açık, cesur ve ideolojik bir yerden tartışmak artık bir tercih değil zorunluluktur. Çünkü tabelalarda taşınan memleket isimleri ile toplumun gerçek sorunları karşısında sergilenen tutum arasındaki mesafe her geçen gün büyümekte; dernekçilik, temsil iddiasından uzaklaşıp sembolik bir vitrin faaliyetinə dönüşmektedir.
Dernekçilik; iş insanlarından ya da siyasetçilerden alınan erzak kolileri, alışveriş çekleri ve protokol fotoğrafları değildir. Sponsor bulunabildiğinde dağıtılan ve şeffaflığı dahi tartışmalı burs listeleri de toplumsal sorumluluk anlamına gelmez. Dayanışma; halkın ihtiyaçlarına kalıcı çözümler üretmek, emekten yana bir örgütlenme kurmak ve toplumsal eşitsizliklere karşı söz almaktır. Ne yazık ki bugün birçok dernek, gerçek mücadele alanlarından uzak durarak geçici yardımlar ve göstermelik etkinliklerle varlık göstermeye çalışmaktadır.
İl dernekleri, ilçe dernekleri ve federasyon yapıları çoğu zaman yalnızca kendiyle anlaşabilen üç beş dernekle bir araya gelerek sözde ortak etkinlikler düzenlemekte; bu buluşmalar ise toplumsal dönüşüm yaratmaktan çok birbirini tekrar eden sembolik gösterilere dönüşmektedir. Geniş tabanlı, kapsayıcı ve sürdürülebilir sosyal sorumluluk üretimi son derece zayıftır. Elbette bu genel tablonun dışında kalan, başkanlarının toplumsal ve politik duyarlılığı sayesinde farklı bir çizgi yakalayabilen birkaç dernek vardır; ancak bu istisnalar, dernekçiliğin genel krizini gizleyememektedir.
Asıl mesele şudur: Bu dernekler adını taşıdıkları coğrafyaların çok kültürlü yapısına ne kadar sahip çıkmaktadır? Din, dil, ırk, renk, mezhep ve folklorik zenginlik yalnızca sahne dekoru mudur; yoksa yaşatılması gereken toplumsal bir hafıza mıdır? Bugün görülen tablo şudur: Birçok dernek, iktidarların hassasiyet gösterdiği konular karşısında daha görünür ve uyumlu bir tavır sergilerken; kendi adını taşıdığı etnik ve kültürel kimliklerin sorunları söz konusu olduğunda sessizleşmekte, geri çekilmekte ve anlamsız bir korku iklimine sığınmaktadır. Bu sessizlik “denge” ya da “tarafsızlık” değil; açık bir politik tercihtir.
Daha ağır bir gerçek ise; ülkemizde ve dünyada emek mücadelesi verenlerin, ezilen kimliklerin ve farklı toplumsal kesimlerin yaşadığı eşitsizliklere karşı yükselen sol, sosyalist ve demokratik direnişlere karşı bu derneklerin büyük bölümünün tarihsel bir mesafe koymuş olmasıdır. İşçi hakları ihlalleri, kimlik temelli baskılar, adalet arayışları ve insan hakları mücadeleleri karşısında suskun kalan; hatta kimi zaman egemen siyasal iklime uyum sağlamayı tercih eden bir dernekçilik anlayışı, halkın vicdanı olma iddiasını baştan yitirmiştir. Oysa hemşehrilik dayanışması yalnızca folklorik bir birliktelik değil; emek, eşitlik, özgürlük ve toplumsal adalet mücadelesinin de doğal bir parçası olmak zorundadır.
Bugün birçok dernek cesaret ile cesaretsizlik arasında sıkışmıştır. Protokol masalarında görünür olan; ancak toplumun gerçek sorunları karşısında geri duran bir anlayış hâkimdir. Gençlerin işsizlik ve geleceksizlik sorunlarına kalıcı çözümler üretmek yerine günü kurtaran etkinlikler düzenlemek; kültürel mirası yaşatmak yerine folkloru bir vitrin malzemesine dönüştürmek; toplumsal eşitsizliklere karşı söz söylemek yerine suskun kalmak dernekçiliği işlevsizleştirmektedir.
Bu eleştiri bir yıkım çağrısı değil; açık bir yüzleşme ve yeniden inşa çağrısıdır. Çünkü bu yapılar, korkuyu değil cesareti; vitrin faaliyetlerini değil gerçek dayanışmayı; suskunluğu değil mücadeleyi seçtiklerinde güçlü bir toplumsal örgütlenmeye dönüşebilir. Şeffaf burs sistemleri kuran, gençliğin eğitimine kalıcı destek sunan, kültürel mirası yaşayan bir değer olarak sahiplenen, farklı kimliklerin hak mücadelesine omuz veren ve emek-adalet-eşitlik ekseninde toplumsal dayanışmayı büyüten bir dernekçilik mümkündür.
Ve artık açık konuşma zamanıdır: Dernekçilik; korkuların, dengelerin ve suskunlukların arkasına saklanarak sürdürülemez. Adını taşıdığı halkın acılarına sırtını dönen, emek mücadelesine kulak tıkayan, farklı kimliklerin adalet arayışına mesafe koyan hiçbir yapı toplumsal temsil iddiasında bulunamaz. Ya vitrin dernekçiliğinin konforunda eriyip tarihin kenarına düşecekler ya da emekten, eşitlikten ve özgürlükten yana açık bir ideolojik duruş sergileyerek yeniden doğacaklardır. Çünkü bugün tarafsızlık diye sunulan suskunluk, gerçekte haksızlığın ortağı olmaktır. Gerçek temsil; korkuya teslim olanların değil, halkının onuru, emeği ve geleceği için bedel ödemeyi göze alanların omuzlarında yükselecektir. Ardahan’ın adını taşıyan her yapı, artık ya halktan yana saf tutacak ya da halkın vicdanında hükmünü kaybedecektir.