DOLAR 43,1675 0.26%
EURO 50,3474 0.14%
ALTIN 6.193,29-0,01
BITCOIN 39207010.09592%
İstanbul

PARÇALI AZ BULUTLU

SABAHA KALAN SÜRE

Sykes–Picot’tan Demokratik Ulusa: Orta Doğu’nun Yüz Yıllık Çıkmazı

Sykes–Picot’tan Demokratik Ulusa: Orta Doğu’nun Yüz Yıllık Çıkmazı

Orta Doğu’da bugün yaşanan savaşları, krizleri ve kimlik çatışmalarını anlamak için sık sık “güncel gelişmelere” bakıyoruz. Oysa asıl mesele, yüz yılı aşkın bir süre önce atılmış bir düğümde saklı. 1915–1920 aralığı, yani Birinci Dünya Savaşı ve Sykes–Picot düzeni, bugünkü Orta Doğu’nun temel kırılma noktasıdır.

ABONE OL
8 Ocak 2026 11:08
Sykes–Picot’tan Demokratik Ulusa: Orta Doğu’nun Yüz Yıllık Çıkmazı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Sykes–Picot yalnızca haritaların yeniden çizilmesi değildi. Halkların iradesinin yok sayıldığı, toplumsal gerçekliğin cetvelle parçalandığı bir siyasal mühendislik projesiydi. Osmanlı İmparatorluğu parçalanırken İngiltere ve Fransa kendi çıkarlarına göre sınırlar çizdi; Kürtler başta olmak üzere bölgenin kadim halkları bu yeni düzenin dışında bırakıldı. Ortaya çıkan ulus-devletler ise “tek millet, tek dil, tek kimlik, tek mezhep” anlayışı üzerine kuruldu.

 

Bu düzenin bedelini kim ödedi? Kürtler, Aleviler, Süryaniler, Araplar ve diğer halklar. Ya asimilasyona zorlandılar ya da baskı altına alındılar. İçeride inkâr ve bastırma, dışarıda ise parçalama siyaseti esas alındı. Bugün yaşanan iç savaşlar, kimlik krizleri ve dış müdahaleler, aslında bu tarihsel yanlışın gecikmiş sonuçlarıdır.

 

Tam da bu zeminde, 21. yüzyılın başlarında Kürt siyasal hareketi yeni bir fikirle ortaya çıktı: demokratik ulus. Bu, klasik ulus-devlet modeline yöneltilmiş köklü bir itirazdı. Ulusu tek bir etnik kimlik ya da tek bir dil üzerinden tanımlamak yerine; hakların, özgür iradenin ve gönüllü birlikteliğin oluşturduğu bir ortak yaşam olarak ele alıyordu. Ulus artık bir sınır çizgisi değil; kültürlerin, dillerin ve yaşam biçimlerinin bir aradalığıydı.

 

Kürtler dört ayrı devlete bölünmüş olmalarına rağmen, kendilerini tek bir demokratik ulus perspektifiyle tanımladılar. Asıl hedef; demokratik ulus ile merkeziyetçi devleti aşındırmak, siyaseti topluma yaymak ve halkı edilgen bir nesne olmaktan çıkarıp özne hâline getirmekti.

 

Demokratik ulus fikri; çok kimlikliliği, eşit kurucu öznelik anlayışını, yerel demokrasiyi, ana dil hakkını ve kadın özgürlükçü siyaseti temel alır. Yukarıdan dayatılan bir düzen yerine, meclisler ve komünler aracılığıyla alttan kurulan bir toplumsallığı savunur.

 

Bu anlayışın pratik karşılığı en net biçimde Suriye’de görüldü. Devlet yapısı çöktüğünde Kürtler, Araplar ve Süryaniler ayrı ayrı ulus-devletler kurma yoluna gitmedi. Demokratik konfederalizm temelinde ortak bir yaşam inşa edildi. Çok dilli yönetim, eş başkanlık sistemi ve yerel meclisler hayata geçirildi. Bu deneyim, Sykes–Picot düzenine sahadan verilmiş en somut yanıttı.

 

Türkiye’de ise demokratik ulus fikri hâlâ yeterince tartışılmıyor. Bunun nedeni açık: Bu fikir, üniter ve katı merkeziyetçi devlet anlayışını sarsan güçlü bir potansiyel taşıyor. Görünür olmaktan korkulan şey, halkların birlikte, eşit ve gönüllü bir yaşam kurabilme ihtimalidir.

 

Bugün DEM Parti’nin programatik hattı ve HDK’nin siyasal pratiği tam da bu zeminde şekilleniyor. DEM Parti bir “Kürt partisi” değil; Türkiye’nin çok halklı, çok kimlikli demokratik dönüşümünü hedefleyen bir siyasal projedir. Yerel demokrasi, ana dil hakkı, eşit yurttaşlık ve kadın özgürlükçü siyaset bu hattın temel taşlarıdır.

 

Sayın Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı da bu tarihsel birikimin doğal bir sonucudur. Aynı dönemde “umut hakkı”nın yeniden tartışılması ve barış ihtiyacının gündeme gelmesi tesadüf değildir. Ancak AKP ve MHP çevrelerinden gelen tehditkâr dil, özellikle SDG’ye yönelik açıklamalar, bu süreci sabote etmektedir. Bu yaklaşım, geçmişin güvenlikçi aklından başka bir şey değildir.

 

Mecliste kurulan Millî Birlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı rapor da bu zihniyetin sınırlarını göstermektedir. Rapor, barış ve demokratik toplum inşasından çok, sanki 1980’lerin siyasal ikliminde kalmış bir yaklaşımı yansıtmaktadır. CHP demokratikleşme ve hukuk devleti vurgusu yapsa da, ana dil, yerel özerklik ve Kürt sorunu başlıklarında temkinli ve muğlak bir çizgide kalmaktadır. AKP–MHP bloku ise meseleyi hâlâ bir güvenlik sorunu olarak ele almaktadır.

 

Oysa Kürt sorunu bir güvenlik meselesi değildir; siyasal ve toplumsal bir sorundur. Demokratik çözüm iradesi yok sayıldıkça, siyaset statükoyla oyalanmaya mahkûm olur.

 

Bugün Orta Doğu dönüşürken, küresel krizler derinleşirken ve Türkiye’de barış ihtiyacı bu kadar yakıcıyken; tekçi, inkârcı ve tehditkâr dilde ısrar etmek yalnızca geleceği ertelemektir. Demokratik ulus, zorla bir arada tutmayı değil, gönüllü birlikteliği esas alır. Gerçek barış ve demokratik toplum da ancak bu zeminde mümkündür.

 

Mehmet Karadağ

 

 

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP

300x250r
300x250r