Kanlı sahneler genellikle bir putla başlar. Tapma alışkanlığı, savaşların ve cinayetlerin lokomotifidir. Bir put yüz binlerce kişilik bir orduyu cinayetler işlemek üzere harekete geçirebilir, sıradan bir insanı canavarlaştırabilir, bir hırsızı ermiş katına yükseltebilir, kirli ve kanlı bir tarihi masumiyet çağı diye yutturabilir.
Hükmediciler, hırstan gözü dönmüş kişiler, kendilerine bayrak yaptıkları bir putla dünyayı gözlerini kırpmadan ateşe verebilirler. Bütün icat edilmiş putlar takipçilerinin içini korku ve hayranlık duygusuyla doldurur. Her türlü hayranlık ve korku kendinden vazgeçişi işaret eder. Bir inanç uğruna acı çekmiş olanlar, başkalarının acı çekmesi için ellerinden geleni yaparlar.
Tek tanrılı dinler, tanrının karşısında sevgiyi değil korkuyu telkin ettiler hep. Tanrı kavramının doğası da zaten korkuyla uyumludur. İnsan kendine bir put yarattıktan sonra tanrının karşısında bir hiçliği de kabullenmiş oldu. İlk başta nesneleri ve canlıları putlaştıran insan, zaman içinde görünmez bir doğaüstü güce tapmanın yarattığı gizem ve korkuya hapsetti kendini. Böylece görünmezliğin yarattığı korku ve hayranlık, sıradan insanları ellerinde güç olanların kölesi haline getirirken, hükmedicilerin gücüne de güç katmış oldu.
Kralların, sultanların kendilerini saray duvarlarının arkasına gizlemesinin sırrı da çoğunlukla burada yatar. Gizemden muazzam güçler devşirmek bir iktidar taktiğidir. Bu, her türlü imtiyazın kapısını da kendiliğinden aralar zaten. Kendini bir putun arkasına gizlemeden iktidar olmak zordur. Önce put yaratılır, sonra ona uygun bir öğreti. Bazen de uydurulmuş bir öğretiye uygun bir put avına çıkılır. Ardından binlerce insan bu öğreti uğruna ölür, öldürür ve acı çeker.
Bir elinde öğreti olanın diğer elini mutlaka bir kılıcın kabzası doldurur. Kafasında ütopya oluşturmaya başlayan biri, büyük laflar eşliğinde seri cinayetlere, örgütlü cinnet gösterilerine de hazırlanıyor demektir. Çünkü bu kişi ütopyasını dünyaya değil, dünyayı ütopyasına uydurmak için çabalar. Bunun tek geçerli yolu ise şiddet ve savaştır. Dünya onun ütopyasına göre çok büyüktür.
Onun ütopyası ise bir putun hezeyanlarıyla doludur. Ama düzen, toplumlar, insanlar ve dünya onun öğretisinin buyurduğu gibi değişmelidir! Buna karşı koyanlar ya düşman ya hain ya da ahmaktır.
Kendi saplantılarını bir ışık gibi dayatanlar, sadece dünyayı karanlığa boğmakla kalmazlar, savaş ve cinayetlerle de felç ederler. Tek tanrılı dinlerin tarihinde savaş ve hoşgörüsüzlükleri çıkarın, geriye neredeyse hiçbir şey kalmaz. Merhamet, hoşgörü, sevgi ve yardımlaşma kavramları dinler için olsa olsa birer asma yaprağı olmuştur. Ama din sadece korku ve hayranlık duygularına değil, teselli ihtiyacına da karşılık düşer.
Çoğunlukla bu dünyada iki yakası bir araya gelmeyen insanların teselliyi öteki dünya inancında araması hiç de tesadüf değil. Yaşadığı düzen içindeki güçsüzlüğünü, sefaletini, dışlanmışlığını bir ikona abartılı bir hayranlıkla gösteren insanın genellikle alt sınıflara mensup biri olması da… Bu yüzden ünlü bir şarkıcı veya ünlü bir futbolcu onun hayallerini süsler. Kendi güçsüzlüğünü ona duyduğu hayranlıkla örtme yoluna gider. Ama asıl olarak kendini kültleştirdiği liderle özdeşleştirir. Liderin inancını kendi inancı, fikirlerini kendi fikirleri gibi görür.
Kişinin bir grubun içinde (ki bu bir cemaat olabileceği gibi seküler bir örgüt de olabilir)veya liderde eriyip adeta buharlaştığı yerdir burası. Kişi o zamana kadar bir hiç değilse bile, oraya adım atmakla hiçliği bir bakıma tescillenmiş olur. Çünkü ondan istenen, içeri girerken benliğini kapının önünde bırakmasıdır. Oysa o kişi de o kapıdan içeri adımını atarken, bir yere ait olmanın hazzı ve sarhoşluğuyla titrer. Olmakla olmamak arasındaki benliğini kaybetmesi umurunda bile değildir.
Kült yapı ve gruplarda her şey son derece katı ve aşırılıkçıdır. Bu gruplarda yer alanlar, liderin her sözünü mutlak hakikatmiş gibi kabul eder. Lider insanlığın kurtarıcısı olarak görülür ve buna herkesin inanması sağlanır. Lider ölümsüzdür, yanılmazdır, kusursuzdur, yoktan var eder…
Lider hiç kimseye karşı sorumlu değil ve hesap verme zorunluluğu yoktur. Ama bütün dünyadan hesap sormaya hakkı vardır. Bu yapılarda en ufak bir şüpheye bile izin verilmez. Sorgulamak zaten tehlikelidir. Hele grubun veya liderin söylediklerine itiraz etmek kimsenin aklının ucundan bile geçmez.
Lidere yönelik şüphelerin doğmasını engellemek için sistematik olarak beyinler yıkanır. Bu nedenle kimsenin kendi kendisiyle baş başa kalmaması için, bitmek bilmeyen toplantılar düzenlenir, herkes yıldırıcı bir çalışma döngüsünün içinde tutulur. Kimin ne düşüneceği, nasıl davranacağı, ne hissetmesi gerektiği lider tarafından belirlenir. Karşı cinsle ilişkiler tam bir tahakküm aracı olarak kullanılır.
Kadınlar grubun ahengini bozan kışkırtıcılar olarak görülür. Burada her şey siyah beyaz ve iki kutupludur. ‘Biz’ ve geri kalan bütün dünya! ‘Biz’ gibi düşünmeyenler kurtarılması gereken ‘zavallılar’ ve ‘düşkünlerdir.’ Ara tonlara hiçbir zaman izin verilmez. Bu da kendisi gibi olmayanlarla çatışmanın ve şiddetin zeminini hazırlar. Grubun ve liderin amacı hep yüce bir yerde tutulur. Bu yüzden lider hangi yol ve yöntemi uygun görüyorsa, bunlar mubahtır. ‘Yüce’ amaçlar için gerektiğinde masum insanların kanı da dökülebilir, şehirler ateşe verilebilir, belki de milyonlarca insanın öleceği savaşlara girilebilir…
Lider, bünyesindeki kişilerin uysal köleler gibi davranması için, onların içini sürekli suçluluk duygularıyla doldurur. Bu kişiler zamanla, içinde yer aldıkları grup ve liderin kurguladığı fanus dışında bir hayatın olmadığına inanmaya başlarlar. Gruptan ayrılmak kişiye hayatın bitişi gibi ezberletilir.
‘Kutsalımız’ ve ‘değerlerimiz’ diye dayatılan her şey bir putu işaret eder. Kutsalı olanların kurbanları da olur. Veya en iyi ihtimalle kurbanları olanlara sempatiyle bakar. Her konuşmasına ‘Değerlerimiz’ diyerek başlayanların dilinin altına dikkatle baktığınızda, orada kendi inanç bulamaçlarını başkalarının üzerine boca etmeyi kafasına koymuş, kendisi dışındaki herkesin düşünce ve ifade özgürlüğünü düşmanca karşılayan bir fanatiği bulmanız hiç de zor olmayacaktır.
İdeolojiler birer put üretme fabrikası gibi işler. Kendini bir ideolojinin kollarına atan kişi, o ideolojinin putlarıyla uyuşturulur. Bir toplum için asıl tehlike, bu ideolojiyi ve putlarını kendi kişiliğinde birleştiren lidere tapmayla başlar.
Kişi ve lider kültü, putlaştırmanın neredeyse yoğunlaşmış bir özeti gibidir. 1970’te bir darbeyle yönetimi ele geçiren Hafız Esad’ı partisi ve taraftarları ‘El-Abad’ diye niteledi. Arapçada “Ebedi ve ölümsüz” anlamına gelir. Mustafa Kemal ise ölümünün ardından ‘Ebedi Şef’ olarak ilan edildi. Ülkenin en ücra köşelerine bile heykelleri dikildi, büstleri konuldu. Kültleştirmede doruk sayılacak Stalin’i, Hitler’i, Kim İl Sung’u da sadece hatırlatarak geçelim.
Çin Devrimi’nden sonra, devrimin lideri Mao’nun kişiliğinin etrafında olup bitenler ise, kişi ve lider kültünün bir laboratuarı gibidir. Çin’de kurumlaşmaya başlayan devrim, Mao’yu sorgulanamaz, kahraman bir lider olarak kült haline getirdi. Mao’nun kişilik kültü benzersiz bir seviyeye ulaştı. Mao’nun yüzü her gün gazetelerin ön sayfasında okuyucunun karşısına çıkarıldı. Bir sütun her gün Mao’nun alıntılarına ayrıldı. Portrelerinin sayısı Çin’in toplam nüfusunu çoktan aşmıştı. Çok geçmeden milyarlarca Mao rozeti üretildi. Bu rakam o zamanlar Çin nüfusunun tam dört katıydı.
Her Çinli yurttaşın Mao’nun alıntılarının olduğu Küçük Kırmızı Kitap’ı yanında taşıması ve resmi etkinliklerde sergilemesi zorunlu kılındı. ‘Kültür Devrimi’ sırasında yaşananlar ise bir toplumsal çıldırma halidir. ‘Eski toplum’u ve ‘eski alışkanlıklar’ı temsil ediyor diye, tarihi eserler tahrip edildi, müzeler ateşe verildi, top sakallı profesörler ‘burjuvazi’yle eş tutulup, sokak ortasında sakalları yolundu. Sokaklarda kendinden geçmiş kitlelerin ağzından dökülen ‘Geçmişi hatırlatan her şeye lanet olsun!’ mottosu, bu çılgınlık döneminin özeti gibidir.
Dünya siyasi tarihinde ‘Peronizm’ olarak bilinen hareketin lideri Juan Peron, Arjantin’de üç kez Başkan seçilen bir figür. Peron, albay ve savaş bakanıyken, Avrupa’nın faşist hareketlerine sempatiyle baktı. Franko’nun yönettiği İspanya ile yakın ilişkiler içinde oldu. Arjantin’i bir dönem ikinci eşi Eva Peron’la yönetti. Eva Peron da en az kendisi kadar tapılan ve ikon haline getirilen biriydi. Peron çiftinin iktidarında basın tamamen kontrol altına alındı, binlerce akademisyen, profesör, yazar ve sanatçı kovuşturmaya uğradı, görevden alındı, hapsedildi ve özel propaganda yöntemiyle gözden düşürüldü.
Sadece kendini Peronist olarak kanıtlamayı başaranlar işe alındı. Muhalifler sistematik olarak yabancı güçlerin ajanları ve hainler olarak damgalandı. Üniversitelerde öğretim üyeleri sıraya girmeye zorlandı, direnenler kara listeye alındı veya sürgüne gönderildi. Arjantin’in yüzlerce tanınmış sanatçısı, bilim insanı, yazar ve akademisyeni bu uygulamalar sonucunda ülkeyi terk etti. Sendika liderleri ve Peronist rejimin siyasi rakipleri yıllarca düzmece nedenlerle hapislerde tutuldu.
Lider kültüne tüy diken en absürt uygulama ise şuydu: Okullarda Evita’nın (İspanyolca ‘Küçük Eva’ anlamında) biyografisinin “La Razon de mi Vida”nın (“Hayatımın Nedeni”) okunması zorunlu hale getirildi. Peron seçimle iktidara gelen biriydi. Arjantin halkının çoğunluğu Peron çiftine tapıyordu. Halk kendi putunu yaratmış ve onu göklerde bir yerde tutuyordu.
Kitlelerin putlaştırdığı liderler, kabusvari rejimlerin başını çeken kişiler olmuştur her zaman. Her halk kendi yarattığı putun rehinidir aslında.
Kült haline getirilen liderin elindeki güç arttıkça toplum silikleşir. Lider ve çevresinin küpü dolup taştıkça, toplum sefalet bataklığının biraz daha dibine doğru düşer. Putlaştırılan liderle toplumun, bir avuç asalak, hırsız, fırsatçı ve yandaş dışında, aslında hiçbir ortak çıkarının bulunmadığının delilidir bu. Bütün diktatörlerin bir bardak su içmenin rahatlığıyla ‘Hepimiz aynı gemideyiz’ sözü ise sadece bir demagojiden ibarettir. Onları iktidarda tutan şey, geniş kitlelerin çarpıtılmış sempatisi, zıvanadan çıkmış bir hayranlık ve değersizlik duygusudur.
Oysa gücünün farkına varan, sorgulayan, itiraz eden bir toplumda ne megalomanlar, ne demagoglar ne de vasatlar ve din tüccarları kökleşecek toprak bulabilirler.
GÜNDEM
Az önceGENEL
Az önceSPOR
Az önceSPOR
Az önceSPOR
Az önceSPOR
Az önceSPOR
Az önce
1
Şırnak'ta ayakkabının içinde bulundu: Değeri 60 daire ediyor
2626 kez okundu
2
İmamoğlu: Her sesin özgürlüğünde yaşıyor Cumhuriyet
2353 kez okundu
3
İzmir BB. yolsuzluk davasında 5 tahliye!
2180 kez okundu
4
İşe alımlarda skandal 'rüşvet' iddiası! AKP’lilere parayı getir, işi kap
2077 kez okundu
5
Firuz Mutlu Apartmanı davası ertelendi
1780 kez okundu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.